|
|

EY INSANOGLU DÜSÜN Ey insanoglu düsün! Neden yaratildin? Su alemde neden varsin? Neden üstünsün?Cinlerden ,meleklerden ,herseyden bütün alemlerde? Bütün yerler,bütün gökler,Su kainat,hepsi senin icin yaratilmadimi? Hepsi bir ,bir,,,,,,,VE sen en üstün degilmisin? ve sen Allah icin yaratilmadinmi?Yaratilislarin en güzelinde? Ve neden mutlu degilsin ?Neden nefis?Neden seytan? Neden ALLAH degil? EY insanoglu düsün! Bizlere ne zamandan beri müslümansınız diye sorduklarında dediğimiz sey Kalu beladan beri müslümanız. Acaba Kalu bela günü Allah’a ne söz vermişiz ki biz o günden beri müslümanız demişiz. İşte o gün Allahu - teala bizlerden Araf suresi 172.Ayete ve Maide suresinin 7.Ayetlerine göre adem oğullarını sırtlarından zürriyettlerini çıkartmis ve onların Ruhlarından Rad suresinin 21.ayetine göre dünya hayatını yaşarken Allah’a sırat-ı müstakim üzerinden seyr-ü sulûk isimli bir yoculukla vuslat edip Allah’a ulaşıp hidayete ermeleri hususunda bir misak almış Erenlerin hepsi ruhlarını yaşarken Allah’a ulaştırmayı dilemişler ve Allahu-teala da onların bir dileğiyle Şura suresi 13. ayete göre ruhlarını kendisine ulaştırmayı garanti etmiş. Erenlerin ruhu Allah’a yaşarken erdiği için onlara eren demişiz. Allahu-teala kalu bela günü nefsimizden de müdessir suresinin 38-39-40.ayetlerine göre muhtevasında bulunan hastalıklardan arınma temizlenme hususunda yemin almış Fizik bedenimizden de Allah’a kul olmak hususunda Yasin suresi 60-61. ayetlere göre ahd almış. Enam suresi 152. ayet Allah’ın ahdini ifa edin diyor. Allahu-teala bu sözlerimizin tümüne birden ahd Allahi diyor. Ali-imran suresi 76. ayette Allah ın ahdini yerine getirin buyuruyor. Ali-imran suresi 77. ayette Allah ın ahdini az bir değere satanların kıyamet günü hiçbir nasiplerinin olmadığı onlar için elim bir azap olduğu buyurulmuş.
Nebiler Sultani Hz.Muhammed Mustafa S.A.V Efendimiz buyuruyor: Hiç şüphesiz Allah size emânetleri ehline teslim etmenizi(ölmeden once ruhunuzu ,fizikbedenimizi,nefsimizi,irademizi ALLAH a teslim etmemizi ) ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah işitir ve görür" (Nisa 58). Ebu Dâvud, Sünnet 19, (4728).
ALLAH bizileri kendisine kul olalim ve teslimleri gerceklesdirelim diye yaratti
Nasilmi? birtek dilekle ALLAH`a ulsmayi dileyecegiz ve Ona ellerimizi acip dua edecegiz, Sahabe gibi,
Sahabenin yaptig dua: (bu Dua her derde devadir bütün sikintilari ortadan kaldirir Maddi ve manevi. Samimi bir kalb ile okununca (yani kalbten icten okumak istemek lazim)defalarca tercübe edilmisdir)
Yarabbi kalu belada sana söz verdik ölmeden önce sana ruhumuzu,fizikbedenimizi,nefsimizi,irademizi,tesli- - m edecegiz diye. ALLAH im yeryüzüne geldik sözümüzü unuttuk. Ne olur Rabbim ölmeden önce ruhumuzu sana ulastir,bizleri amenu olan kularindan kil. Siratimustakim uzerinde sana ulasan kulardan eyle.Ruhumuzu sana ulasdir,senin dostun yap kalblerimizi sana cevir. Engeleri kaldir mühürleri ac. Senin en yakin kularindan yap. Tagutun elinden kurtar. Yanlis ilimden bizi koru, uzaklastir. Rabbim en cok kimi seviyorsan onun sevgisini kalbimize ver,Rabbim aci bize, nefsimizin eline birakma,kalbimizi sana cevir sana yönelt ve sen kalbimize indir duamizi,Rabbim sen herseye kadirsin ,amin.amin.amin.. el fatiha meas selavat.
 AL-İ İMRAN-73: innel hudâ hudallâhi İnne: Muhakkak ki hudâllâhi: Allah’a ulaşmak huve: işte o hudâ: hidayettir  BAKARA-120: inne hudâllâhi huvel hudâ “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (var ya) işte o, hidayettir.”  HEM DUNYA  HEM AHIRET  HAYATINDA MUTLU  OLMAK ISTEMEZMISINIZ? Kalbinizden yapacaginiz yanlizca bir dilek,Dunya hayatini yasarken,Ruhen Allah,a ulasmayi dilemek;Size mutlulugun kapisini acacaktir.Butun insanlarin Runu olumle beraber Allaha,ulasacaktir.sunnetullah geregi yerine getirilen bir islemdir Ama Allahu Tealanin 12 Ayeti kerimesi ile  (Yunus7-8)  ,(Zumer54),  (Rum31)  ,(Yunus25)  ,(Fecr27-28)  ,(Muzzemil8)  ,(Rad21)  ,(Sura47)  ,(Maide7)  ,(Yunus45)  ,(En-am31)  ,(Kehf103-104-105)  ,uzerimize farz kildigi bu emaneti yani ruhumuzu dunya hayatini yasarken kendimiz Alla-u Tealaya ulastirir isek,Allah,in veli
Kaydetmede bir sorun vardı. Lütfen yeniden deneyin.
düzenle mutluluk sohbetinde birlikteyiz. Allahû Tealâ bütün insanları mutlu olsunlar diye, saadeti yaşasınlar diye yaratmıştır. Hepinizin yaratılış sebebi aynıdır, sevgili kardeşlerim. Allahû Tealâ hepinizin mutlu olmasını ister. Bunun için Allah’a kul olmanızı ister. Mutluluk, Allah’a kul olmanın standartları içinde mümkündür ve sadece o istikamette gelişir. Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz! ancak dilerseniz Allah’ın kulu olabilirsiniz. Bu ise mutluluğa mutlak olarak imzanızı atmanız demektir. Çünkü Allahû Tealâ o noktadan itibaren sizi teslim alır. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse; Allah onun bu dileğini anında işitir, bilir ve görür. Ve derhal o kişi üzerinde Rahîm esmasıyla tecelli eder. Bu tecelli o kişinin mutluluğunun başladığını ifade eder. Çünkü Allahû Tealâ kişiyi kontrolü altına almıştır. O kişiyle şeytanın arasındaki bütün ilişkileri bir anda sıfırlamıştır. Artık şeytan Allah’a ulaşmayı dileyen kişiye hiçbir şey yapamaz, dişlerini geçiremez, onu rahatsız edemez. Allahû Tealâ şeytanın o kişiye olan müracaatını keser:
24/NUR-21: Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun). Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).
Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, şeytanın adımlarına tâbî olmaktan otomatik olarak kurtulmuştur. Herkes kurtulabilir, Allah’a ulaşmayı dilemek bunun için yeterlidir. Şeytanın üzerinizdeki tesiri bir anda Allahû Tealâ tarafından sıfırlanır, derhal pozitif bir alana girersiniz sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım. Böylece hepiniz için Allah’ın indinde mutluluk olayı başlamıştır. Mutluluğunuz ruhunuzun Allah’a ulaştığı noktaya kadar kesintisiz olarak devam edecektir. Çünkü Allah’ın sözü vardır, buyuruyor ki: “Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben onu mutlaka Kendime ulaştırırım.” İşte iki âyet-i kerime:
13/RAD-27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihi), kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe). Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).” 42/ŞURA-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu). Dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi sana da vahyederek, size de şeriat kıldık. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine hidayet eder (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım görülüyor ki Allah ile olan ilişkilerimizde, Allahû Tealâ hepimiz için müjdeler veriyor ve “En çok sıkıldığınız şey mutsuzluk değil mi? Sizi mutsuzluk denilen o kafesten, o hapishaneden Ben kurtaracağım. Ama sizden küçücük bir şey istiyorum. Kalbinizden bir dilekle, ruhunuzu Bana ulaştırmayı dilemenizi istiyorum. Bunu yaparsanız o zaman Ben, sizin üzerinizde Rahîm esmasıyla tecelli ederim.” buyuruyor. Allah’ın Rahîm esmasıyla tecelli ettiği bir insan olduğunuz andan itibaren mutluluk sizin içindir sevgili kardeşlerim. Çünkü Rahîm esmasıyla tecelli, şeytanın size azap vermesine, sizi huzursuz etmesine, size sıkıntı vermesine kesin olarak mani olur. Bu noktada şeytan size hiçbir şey yapamaz sevgili kardeşlerim, huzursuz olmazsınız. Allahû Tealâ sizin üzerinizde Rahîm esmasıyla tecelli ettiği zaman size ardarda furkanlar verir. Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insan kördür, sağırdır, dilsizdir, Allah’ın âyetlerinden gâfildir, gideceği yer cehennemdir. Şu dünya üzerindeki titri, sahip olduğu ilim ne olursa olsun ölçü budur. Ölmeden evvel ruhunu Allah’a ulaştırmayı dilemeyen bütün insanlar kördür, sağırdır ve dilsizdir. Kendilerine tebliğ mutlaka yapılmıştır ama ilgilenmemişlerdir. İlgilenmedikleri için Allah, onların basar isimli görme hassalarının üzerine gışavet adlı bir perde çekmiştir. Onların sem’î isimli işitme hassalarını mühürlemiştir. Onların kalplerindeki idrak hassalarını mühürlemiştir ve kişinin kalbine ekinnet koymuştur (idraki önleyen ilâhi kompüter). Böyle bir insan mutsuzdur, huzursuzdur, sıkıntılıdır. Sevgili kardeşlerim, bizim söylediğimiz mutluluk belki birçok insanın algıladığı mutluluktan farklıdır. Herhangibir olay karşısında aldığınız hazzı, mutluluk zannetmeyin. o, olaydan duyduğunuz memnuniyeti ifade eder, sevinci ifade eder ama mutluluk değildir. Mutluluk, ömür boyunca devam edecek olan kesintisiz bir vetire veya ne kadar mutluysanız o kadar süre devam edecek olan bir vetiredir. Allah’a ulaşmayı diledikten, ruhunuzu Allah’a ulaştırdığınız güne kadar, Allahû Tealâ sizi mutlaka mutlu kılacaktır. Bu süreç, 5-6 aylık bir süreçtir (Bizim seyri sülûkumuz bir buçuk yıl sürmüştü). Siz; bugünün nesli, gerçekten bahtlı bir nesilsiniz. Çünkü sizlerin seyri sülûkunuz 5-6 aylık bir devrede tamamlanır. Seyri sülûk, ruhunuzun vücudunuzdan ayrılarak Allah’a doğru bir yolculuğu gerçekleştirmesi ve Allah’ın Zat’ına ulaşmasıdır. Hepinizin üzerine Allahû Tealâ’nın bu dizaynı farzdır. Allah’a ulaşmayı dilemek de herkesin üzerine farzdır. Yetmez, mutluluğunuzun da mutlak anahtarıdır. Bir insan Allah’a ulaşmayı dilemedikçe, mutluluğu yaşayamaz. Bu mümkün değildir! Mutluluk standartlarına baktığımız zaman konuyu üç ayrı cepheden mütalâa edeceğiz. 1- İç dünyanızda kesintisiz, devamlı bir mutluluğu yaşayacaksınız. 2- Dış dünyanızda kesintisiz bir mutluluğu yaşayacaksınız. 3- Allah ile olan ilişkilerinizde kesintisiz bir mutluluğu yaşayacaksınız ve bu kesintisiz mutluluk, bir sulh ve sükûn halini ifade edecek. Her açıdan kavganın bittiği bir dünyada yaşayacaksınız. Dikkat edin! Kavga sizin cephenizden biter, onların cephesinden bitmez; insanlar hep sizinle kavgalı olmakta devam edeceklerdir. Ama siz onlarla kavgalı olmayacaksınız. bir insanın biriyle kavga etmesi, ya kendini müdafaa etmesine ya da kendisine yapılan saldırı sebebiyle o kişiden nefret etmesine, onun da ona saldırmasına imkân hazırlayan bir sürece denir. Böyle bir standartta eğer başkalarına kin duyuyorsanız, o zaman siz mutlu değilsiniz. Mutlulukta kin yoktur, mutlulukta düşmanlık oluşmaz, o kişiyi sever ve kendisini sevmeyenleri de sever. Ona düşman olanlar çoktur ama o kimseye düşman olmaz. Böyle bir hedefe hemen ulaşılabilir mi?... Hemen! Sevgili kardeşlerim, Allah’a ulaşmayı dilemenizden itibaren, 5-6 aylık bir süre, sizin için mutlak bir saadet halini ifade eder. İç dünyanızda nefsinizle ruhunuz arasındaki kavganın, Allahû Tealâ tarafından kesildiği bir süreyi yaşayacaksınız. Dış dünyanızda başka insanlarla kavganın kesildiği bir süreci yaşayacaksınız ve Allah ile olan ilişkilerinizde, bütün emirleri yerine getiren, bundan büyük bir zevk alan, bütün yasakları uygulayan, bundan da Allah’ın emrini yerine getirdiği için büyük bir haz yaşayan bir insan olacaksınız. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah ile olan ilişkilerinizi bir dizayna oturtursanız, Allah’ın sizi ne kadar çok sevdiğini göreceksiniz. Neden mi? Allah sizi niçin yaratmış biliyor musunuz? Mutlu olmanız için. Allah’ın size “Allah’a ulaşmayı dileyin!” emrini vermesinin arkasında yatan, sizin mutluluğunuzdur. Başka türlü, bir insanın mutlu olabilmesi mümkün değildir. Ne iç dünyasında ne dış dünyasında ne Allah ile olan ilişkilerinde… Allah’a ulaşmayı dilediğiniz zaman Allahû Tealâ şeytanla ilişkinizi bir duvarla keser. Aranıza öyle bir engel koyar ki şeytan size ulaşamaz. Ulaşamazsa sizin için mutsuzluk ne iç dünyanızda ne dış dünyanızda ne de Allah ile olan ilişkilerde oluşur. Neden? Mutsuzluk bir kavga halidir, kesintisiz bir sulh ve sükûn halinin paralize edilmesidir, yok edilmesidir, kavganın hayatınıza etkileyici bir faktör olarak girmesidir. İnsanlar size düşman olabilirler, hakkınızda çok şeyler söyleyebilirler, hakkınızda iftiralarda bulunabilirler. Bunlar hep mümkündür. Mutluluk odur ki öyle söylemelerine rağmen gene de onlardan nefret etmeyeceksiniz. Nefret etmediğinizi göreceksiniz. Onları da kurtarmak için çalışacaksınız. Onların da Allah’ın yoluna girmeleri için var olacaksınız. Sevgili kardeşlerim, mutluluk kavganın bittiği yerdeki kesintisiz bir sulh ve sükûn halidir. İç dünyanızda devamlı kavga var. Var mı gerçekten? Evet, bir nefsiniz var; %100 afetlerle dolu. Bir ruhunuz var; %100 hasletlerle dolu. Ruhunuz Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmenizi, yasak ettiği fiilleri işlememenizi ister. Nefsiniz ise Allah’ın hiçbir emrini yerine getirmek istemez, yasak ettiği ne varsa onların da hepsini işlemek ister. İşte bütün insanlar kulvara eşit şartlar içinde girerler. Nefsleri vardır, %100 afetlerle doludur; ruhları vardır, %100 hasletlerle doludur. Tam bir denge hali, iki kanat birbiri ile dengededir. Ve aklınız vücudunuza kumanda eder. Allahû Tealâ mutlu olmanızın dizaynını oluşturduğu zaman siz Allah’a ulaşmayı dilediğiniz zaman nefsinizin afetlerine şeytanın tesir etmesi artık mümkün değildir. O zaman nefsinizin afetleri azgınlık gösteremezler. Şeytanın si
7SAFA 4 TESLIM
12 IHSAN 7 NIMET 7 FURKAN 1. Kişinin gözlerindeki hicap-ı mesture alınıyorHicab-ı mesture konulması 17/İSRA-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhıreti hicâben mestûrâ(mestûren). Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).17/İSRA-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren). O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler. Hicab-ı mesture alınması 6/EN'AM-46: Kul e reeytum in ehazallâhu sem’akum ve ebsârekum ve hateme alâ kulûbikum men ilâhun gayrullâhi ye’tîkum bih(bihî), unzur keyfe nusarriful âyâti summe hum yasdifûn (yasdifûne). (Ya Muhammed müşriklere) de ki: “Gördünüz mü? (aczinizi anladınız mı?) Şâyet Allah sizin işitme hassanızı ve görme özelliğinizi alsa ve sizin kalplerinizi mühürlese, Allah’tan başka hangi ilâh onları size (geri) getirir?” Bak, âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz! Sonra onlar yüz çeviriyorlar.Basar hassasının üzerıne gışavetin konulması2/BAKARA-7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun), ve lehum azâbun azîm(azîmun). Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) bir azap vardır. 2.Basar hassasının üzerındeki gışavetin alınması 6/EN'AM-46: Kul e reeytum in ehazallâhu sem’akum ve ebsârekum ve hateme alâ kulûbikum men ilâhun gayrullâhi ye’tîkum bih(bihî), unzur keyfe nusarriful âyâti summe hum yasdifûn (yasdifûne). (Ya Muhammed müşriklere) de ki: “Gördünüz mü? (aczinizi anladınız mı?) Şâyet Allah sizin işitme hassanızı ve görme özelliğinizi alsa ve sizin kalplerinizi mühürlese, Allah’tan başka hangi ilâh onları size (geri) getirir?” Bak, âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz! Sonra onlar yüz çeviriyorlar. Vakranın konulması17/İSRA-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhıreti hicâben mestûrâ(mestûren). Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).17/İSRA-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren). O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler. 3.Kulaklarda işitmeye mani olan Vakranın alınması 6/EN'AM-46: Kul e reeytum in ehazallâhu sem’akum ve ebsârekum ve hateme alâ kulûbikum men ilâhun gayrullâhi ye’tîkum bih(bihî), unzur keyfe nusarriful âyâti summe hum yasdifûn (yasdifûne). (Ya Muhammed müşriklere) de ki: “Gördünüz mü? (aczinizi anladınız mı?) Şâyet Allah sizin işitme hassanızı ve görme özelliğinizi alsa ve sizin kalplerinizi mühürlese, Allah’tan başka hangi ilâh onları size (geri) getirir?” Bak, âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz! Sonra onlar yüz çeviriyorlar. Semi hassasının mühürlenmesi 2/BAKARA-7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun), ve lehum azâbun azîm(azîmun). Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) bir azap vardır. 4.Semi hassası üzerindeki mührün açılması 6/EN'AM-46: Kul e reeytum in ehazallâhu sem’akum ve ebsârekum ve hateme alâ kulûbikum men ilâhun gayrullâhi ye’tîkum bih(bihî), unzur keyfe nusarriful âyâti summe hum yasdifûn (yasdifûne). (Ya Muhammed müşriklere) de ki: “Gördünüz mü? (aczinizi anladınız mı?) Şâyet Allah sizin işitme hassanızı ve görme özelliğinizi alsa ve sizin kalplerinizi mühürlese, Allah’tan başka hangi ilâh onları size (geri) getirir?” Bak, âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz! Sonra onlar yüz çeviriyorlar. Kalbin mühürlenmesi2/BAKARA-7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun), ve lehum azâbun azîm(azîmun). Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) bir azap vardır. 5.Kalbin mührünun açılması 6/EN'AM-46: Kul e reeytum in ehazallâhu sem’akum ve ebsârekum ve hateme alâ kulûbikum men ilâhun gayrullâhi ye’tîkum bih(bihî), unzur keyfe nusarriful âyâti summe hum yasdifûn (yasdifûne). (Ya Muhammed müşriklere) de ki: “Gördünüz mü? (aczinizi anladınız mı?) Şâyet Allah sizin işitme hassanızı ve görme özelliğinizi alsa ve sizin kalplerinizi mühürlese, Allah’tan başka hangi ilâh onları size (geri) getirir?” Bak, âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz! Sonra onlar yüz çeviriyorlar. Ekinnetin konulması 17/İSRA-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhıreti hicâben mestûrâ(mestûren). Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).17/İSRA-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren). O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler. 6.Kalbte idrake mani olan ekinnetin alınması 6/EN'AM-46: Kul e reeytum in ehazallâhu sem’akum ve ebsârekum ve hateme alâ kulûbikum men ilâhun gayrullâhi ye’tîkum bih(bihî), unzur keyfe nusarriful âyâti summe hum yasdifûn (yasdifûne). (Ya Muhammed müşriklere) de ki: “Gördünüz mü? (aczinizi anladınız mı?) Şâyet Allah sizin işitme hassanızı ve görme özelliğinizi alsa ve sizin kalplerinizi mühürlese, Allah’tan başka hangi ilâh onları size (geri) getirir?” Bak, âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz! Sonra onlar yüz çeviriyorlar. 7.Ekinnetin yerine ihbatın konulması 22/HAC-34: Ve li kulli ummetin cealnâ menseken li yezkurûsmallâhi alâ mâ razakahum min behîmetil en’âm(en’âmi), fe ilâhukum ilâhun vâhıdun fe lehû eslimû ve beşşiril muhbitîn(muhbitîne). Ve Biz, bütün ümmetler için (kurban konusunda aynı) usulleri tayin ettik ki onlara, (Allah’ın) rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine Allah’ın İsmi’ni zikretsinler (Allah’ın İsmi ile kurbanları kessinler). O halde, sizin İlâhınız Tek Bir İlâh’tır. Öyleyse O’na teslim olun! Ve muhbitleri müjdele.22/HAC-54: Ve li ya’lemellezîne ûtul ılme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin). Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl’ün, Nebî Resûl’ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O’na îmân etmeleri, onların kalplerinin O’nu (Allah’ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm’e hidayet edendir. 12 İHSAN 1. ihsan gözlerdeki hicab-ı mesturenin alınması Hicab-ı mesturenin konulması17/İSRA-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhıreti hicâben mestûrâ(mestûren). Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk). 17/İSRA-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren). O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.Hicab-ı mesturenin alınması6/EN'AM-46: Kul e reeytum in ehazallâhu sem’akum ve ebsârekum ve hateme alâ kulûbikum men ilâhun gayrullâhi ye’tîkum bih(bihî), unzur keyfe nusarriful âyâti summe hum yasdifûn (yasdifûne). (Ya Muhammed müşriklere) de ki: “Gördünüz mü? (aczinizi anladınız mı?) Şâyet Allah sizin işitme hassanızı ve görme özelliğinizi alsa ve sizin kalplerinizi mühürlese, Allah’tan başka hangi ilâh onları size (geri) getirir?” Bak, âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz! Sonra onlar yüz çeviriyorlar. 2. ihsan basar hassası üzerindeki gışavet adlı perdenin alınması Basar hassası üzerindeki gışavet adlı perdenin konulması2/BAKARA-7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun), ve lehum azâbun azîm(azîmun). Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) bir azap vardır.Basar hassası üzerindeki gışavet adlı perdenin alınması6/EN'AM-46: Kul e reeytum in ehazallâhu sem’akum ve ebsârekum ve hateme alâ kulûbikum men ilâhun gayrullâhi ye’tîkum bih(bihî), unzur keyfe nusarriful âyâti summe hum yasdifûn (yasdifûne). (Ya Muhammed müşriklere) de ki: “Gördünüz mü? (aczinizi anladınız mı?) Şâyet Allah sizin işitme hassanızı ve görme özelliğinizi alsa ve sizin kalplerinizi mühürlese, Allah’tan başka hangi ilâh onları size (geri) getirir?” Bak, âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz! Sonra 3. ihsan kulaklarımızdaki vakranın alınması Kulaklarımıza vakranın konulması17/İSRA-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhıreti hicâben mestûrâ(mestûren). Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk). 17/İSRA-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren). O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.Kulaklarımıza vakranın alınması6/EN'AM-46: Kul e reeytum in ehazallâhu sem’akum ve ebsârekum ve hateme alâ kulûbikum men ilâhun gayrullâhi ye’tîkum bih(bihî), unzur keyfe nusarriful âyâti summe hum yasdifûn (yasdifûne). (Ya Muhammed müşriklere) de ki: “Gördünüz mü? (aczinizi anladınız mı?) Şâyet Allah sizin işitme hassanızı ve görme özelliğinizi alsa ve sizin kalplerinizi mühürlese, Allah’tan başka hangi ilâh onları size (geri) getirir?” Bak, âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz! Sonra 4. ihsan semi hassasinin üzerindeki mührün açılması Semi hassasinin mühürlenmesi2/BAKARA-7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun), ve lehum azâbun azîm(azîmun). Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) bir azap vardır.Semi hassasinin üzerindeki mührün açılması6/EN'AM-46: Kul e reeytum in ehazallâhu sem’akum ve ebsârekum ve hateme alâ kulûbikum men ilâhun gayrullâhi ye’tîkum bih(bihî), unzur keyfe nusarriful âyâti summe hum yasdifûn (yasdifûne). (Ya Muhammed müşriklere) de ki: “Gördünüz mü? (aczinizi anladınız mı?) Şâyet Allah sizin işitme hassanızı ve görme özelliğinizi alsa ve sizin kalplerinizi mühürlese, Allah’tan başka hangi ilâh onları size (geri) getirir?” Bak, âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz! Sonra 5. ihsan kalbimizin mührünün açılması Kalbimizin mühürlenmesi2/BAKARA-7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun), ve lehum azâbun azîm(azîmun). Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) bir azap vardır. Kalbimizin mührünün açılması6/EN'AM-46: Kul e reeytum in ehazallâhu sem’akum ve ebsârekum ve hateme alâ kulûbikum men ilâhun gayrullâhi ye’tîkum bih(bihî), unzur keyfe nusarriful âyâti summe hum yasdifûn (yasdifûne). (Ya Muhammed müşriklere) de ki: “Gördünüz mü? (aczinizi anladınız mı?) Şâyet Allah sizin işitme hassanızı ve görme özelliğinizi alsa ve sizin kalplerinizi mühürlese, Allah’tan başka hangi ilâh onları size (geri) getirir?” Bak, âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz! Sonra 6. ihsan kalbimizdeki ekinnetin alınmsı Kalbimize ekinnetin konulması17/İSRA-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhıreti hicâben mestûrâ(mestûren). Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk). 17/İSRA-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren). O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.Kalbimizdeki ekinnetin alınmsı 6/EN'AM-46: Kul e reeytum in ehazallâhu sem’akum ve ebsârekum ve hateme alâ kulûbikum men ilâhun gayrullâhi ye’tîkum bih(bihî), unzur keyfe nusarriful âyâti summe hum yasdifûn (yasdifûne). (Ya Muhammed müşriklere) de ki: “Gördünüz mü? (aczinizi anladınız mı?) Şâyet Allah sizin işitme hassanızı ve görme özelliğinizi alsa ve sizin kalplerinizi mühürlese, Allah’tan başka hangi ilâh onları size (geri) getirir?” Bak, âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz! Sonra 7. ihsan kalbimize ihbat konması 22/HAC-34: Ve li kulli ummetin cealnâ menseken li yezkurûsmallâhi alâ mâ razakahum min behîmetil en’âm(en’âmi), fe ilâhukum ilâhun vâhıdun fe lehû eslimû ve beşşiril muhbitîn(muhbitîne). Ve Biz, bütün ümmetler için (kurban konusunda aynı) usulleri tayin ettik ki onlara, (Allah’ın) rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine Allah’ın İsmi’ni zikretsinler (Allah’ın İsmi ile kurbanları kessinler). O halde, sizin İlâhınız Tek Bir İlâh’tır. Öyleyse O’na teslim olun! Ve muhbitleri müjdele.22/HAC-54: Ve li ya’lemellezîne ûtul ılme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin). Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl’ün, Nebî Resûl’ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O’na îmân etmeleri, onların kalplerinin O’nu (Allah’ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm’e hidayet edendir. 8. ihsan Allahın kalbimize ulaşması 64/TEGABUN-11: Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh(kalbehu), vallâhu bikulli şey'in alîm(alîmun). Allah’ın izni olmadan (kimseye) bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a âmenû olursa Allah, onun kalbine ulaşır (hidayet eder). Ve Allah, herşeyi bilendir. 9. ihsan kalbimizin nur kapısının Allaha çevrilmesi 50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîb(munîbin). Kim gaybte (görmeden) Rahmân’a huşû duyarsa, (onun kalbine ulaşan Allah, o kişinin kalbini Kendine çevirir, bu sebeple) O’na dönük bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelir. 10. ihsan göğsümüzden kalbimize nur yolu açılması 6/EN'AM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne). Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine pislik (azap, darlık, güçlük) verir. 11. ihsan, 11-1 Kalbimize Allahın nurunun girmeye başlaması 39/ZUMER-22: E fe men şerehallâhu sadrehu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin). Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur. Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlettedirler. b. 11-2 %2 rahmet nuru ile huşuya ulaşılması 57/HADİD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne). Âmenû olanların kalplerinde, Allah’ın zikri ile (ve bu zikirle) Hakk’tan inen şeyle (nurla) huşûya ulaşmak (huşû sahibi olmak) zamanı gelmedi mi? Daha önce kendilerine kitap verilen ve sonra aradan uzun zaman geçen kalpleri kasiyet bağlayan (kalpleri zikirsizlikten veya zikirden kararan ve sertleşen ve hastalanan) kimseler gibi olmasınlar. Onların çoğu fasıklardır. 12. ihsan hacet namazının neticesinde Allahın bize mürşidimizi göstermesi 2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(sâlâti), ve innehâ le kebîretun illâ alel hâşiîn(hâşiîne). (Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir. 7 NİMET 1. Nimet-Devrin imamının ruhunun gelmesi 40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı). Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır. 2. Nimet- Kalbe iman yazılması 58/MUCADELE-22: Lâ tecidu kavmen yû’munûne billâhi vel yevmil âhîri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minh(minhu), ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anh(anhu), ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizbullâhi humul muflihûn(muflihûne). Allah'a ve ahiret gününe (ölmeden evvel Allah'a ulaşma gününe) îmân eden kavmi, Allah'a ve resûlüne karşı gelenlerle sevişir bulamazsın. Velev ki onlar, babaları veya oğulları veya kardeşleri veya aynı aşiretten olsun. Onların kalplerine îmân yazılır. Ve onlar, Allah'ın katından (orada eğitilmiş olan) bir ruhla (devrin imamının ruhunun başlarının üzerine yerleşmesi ile) desteklenirler ve altlarından ırmaklar akan cennetlere konurlar. Orada ebediyyen kalacaklardır. Allah onlardan razıdır, onlar da Allah'tan razıdırlar. İşte onlar, Allah taraftarıdırlar. Ve muhakkak ki Allah taraftarları kurtuluşa (felâha) erenlerdir. 3. Nimet3-1 günahların sevaba çevrilmesi 25/FURKAN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen). Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet gönderendir).3-2 sevapların 1 e 10 dan 1e 700 cıkarılması 2/BAKARA-261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbeh(habbetin), vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun). Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir. 4. Nimet- Ruhun Allaha doğru yola çıkması 78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), femen şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben). İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisini Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder (edinir). (Allah'a ulaşan kişiye Allah), meab (sığınak, melce) olur. 5. Nimet- Nefs tezkiyesinin başlaması 39/ZUMER-23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin). Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (rahmet-fazl ve rahmet-salâvât), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sukûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.24/NUR-21: Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun). Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ. Andolsun ki; nefsini tezkiye eden, felâha erer (cennete girer). 6. Nimet- Fizik vücüdun nefs açısından şeytana kul olmaktan kurtulmaya ve Allaha kul olmaya başlaması 13/RAD-36: Vellezîne âteynâhumul kitâbe yefrehûne bimâ unzile ileyke ve minel ahzâbi men yunkiru ba’dah(ba’dahu), kul innemâ umirtu en a’budallâhe ve lâ uşrike bih(bihî), ileyhi ed’û ve ileyhi meâb(meâbi). Kendilerine kitap verilenler sana indirilene sevinirler. Gruplardan, onun bir kısmını inkâr edenlere şöyle de: “Ben, sadece Allah’a kul olmakla ve O'na şirk koşmamakla emrolundum. Ben, O’na davet ederim ve dönüşüm O’nadır (meabım, sığınağım, dönüş yerim O’dur). 7. Nimet- İradenin güçlenmeye başlaması 2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne). Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.33/AHZAB-43: Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhu li yuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mu’minîne rahîmâ(rahîmen). Sizi (nefsinizin kalbini), karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, üzerinize salâvât (nuru) gönderen, O ve O’nun melekleridir ki O, mü’minlere Rahîm’dir (Rahîm esmasıyla tecelli eden).
Alıntı
PEYGANBERIMIZ DEN HADIS
Ey Ashabım, Ey Ümmetim Allah'ın Ahlâkıyla Ahlâklanın! Muhakkak Ki; Allah'ın Ahlâkı İlim Ve Hilm'dir. İlim, Öğrenmekle Elde Edilir. Hilm, Şefkatle Kazanılır. Hayrı İsteyen Hayrı Bulur, Şerrden Kaçınan Korunur Ve Selâmete Kavuşur."
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz şöyle buyuruyor: “Ey sahâbelerim, ey ümmetim, Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın! Muhakkak ki; Allah’ın ahlâkı ilim ve hilm’dir. İlim öğrenilerek kazanılır, hilm şefkatle elde edilir. Hayrı isteyen hayrı bulur, şerrden kaçınan korunur ve selâmete kavuşur.” Muhterem okuyucular, 14 asır evvel Nebîler Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in söylediği bu hadîs-i şerifte aslında Kur’ân’ın bütünü ifade edilmiş durumdadır. Bunu beraberce âyet-i kerimeler ışığında birlikte görelim. Kur’ân-ı Kerim standartlarında bizimle Allah arasındaki ilişkileri Allah 28 basamakta dizayn etmiş. Resûlullah (S.A.V) Efendimiz bu hadîsinde 28 basamağın bütününe işaret ediyor. Allah’ın Resûl’ü Mehdi (A.S) Efendimiz’in ilim açısından Kur’ân’ın bütününü değerlendiren bu konudaki açıklamalarına beraber bakalım. Kur’ân-ı Kerim’e göre insanlar ilim açısından 3 grupta toplanırlar. Birinci gruptakiler cahillerdir. Bunlar dünya hayatında ruhen Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir. 28 basamağın ilk ikisinde bu cahiller grubu yer alır. Üçüncü basamaktan 14. basamağa kadar ki 12 basamakta yer alanlar ise Hac suresi 54. âyet-i kerimesine göre Allah’ın kendilerine ilim verdiği kişilerdir.
22/HAC-54: “Ve li ya’lemellezîne ûtul’ılme ennehul hakku min rabbike feyu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm (mustakîmin).” Ve kendilerine ilim verilenler onun Rabbinden bir hak olduğunu bilsinler diye ve ona inansınlar diye onların kalplerine ihbat konmuştur. Muhakkak ki; Allah âmenû olanları Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.
Peygamber Efendimiz’in açıkladığı hadîste “hayrı isteyen hayrı bulur” dediği kişilerdir. Allahû Tealâ Enfal Suresi 23. âyet-i kerimesinde: “Biz onlarda hayır görseydik mutlaka işittirirdik.” buyuruyor.
8/ENFAL-23: “Ve lev alimallâhu fî him hayren le esmeahum, ve lev esmeahum le tevellev ve hum mu’ridûne(mu’ridûn).” Ve Allah onların içinde hayır olduğunu bilse (görse) elbette onlara işittirirdi. Ve onlara işittirse bile, (onlar) mutlaka dönerlerdi ve onlar yüz çevirenlerdir.
Hayrı isteyenler Allah’a ulaşmayı dileyen, Allah’tan 10 ihsan alan kişilerdir. 10. ihsan mürşidin görülmesidir. Allah’ın kendisine mürşid gösterdiği kişi Nahl Suresinin 36. âyet- kerimesine göre ona tâbî olursa hadîsi şerifte ifade edilen, “şerrden kaçınan korunur” buyurduğu mürşidlerine 10 ihsanla tâbî olarak Allah’tan 10 ni’met alan kişilerdir. Üçüncü grup ilim sahipleridir.
16/NAHL-36: “Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budullâhe vectenibûttâgût(vectenibûttâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhiddalâleh(aleyhiddalâlehtu), fesîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetulmukezzibîn(âkıbetulmukezzibîne).” Ve andolsun ki Biz bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûller beas ettik, (hayata getirdik, vazifeli kıldık) taguttan kurtulsunlar ve Allah’a kul olsunlar diye. Onlardan bir kısmı hidayete erdi ve bir kısmının üzerine dalâlet hak oldu. (Resûllere tâbî olanlar hidayete erdi, tâbî olmayanların ise üzerine dalâlet hak oldu). Yeryüzünde gezin, yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğunu görün.
7 grup ilim sahibi vardır. Birinci grup ilim sahipleri ruhlarını Allah’a teslim edenlerdir. İkinci grup ilim sahipleri vechlerini (fizik vücutlarını ) Allah’a teslim edenlerdir. Üçüncü grup ilim sahipleri ise nefslerini Allah’a teslim edenlerdir. Dördüncü grup ilim sahipleri irşada ulaşan kalbi müzeyyen olanlardır. Beşinci grup ilim sahipleri iradesini Allah’a bağlayanlardır (irade teslimini gerçekleştirenlerdir). Altıncı grup ilim sahipleri kavmin resûlleridir. Yedinci grup ilim sahipleri Allah’ın nebîleri ve onların olmadığı zaman dilimlerinde Allah’ın Huzur Namazı’nın İmamı olarak seçtiği velî resûllerdir. Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz hadîs-i şerifinde bu ilminin tatbikatının neticesinde daimî zikre ulaşanları “selâmete kavuşanlar” olarak açıklıyor. 12 kademede kalbi müzeyyen olanları hilm sahipleri olarak açıklıyor. Yani 26. basamakta daimî zikre ulaşarak, 27. basamakta nefslerini Allah’a teslim ederek Tövbe-i Nasuh’la tövbe ederek 28. basamağa ulaşan, böylece 12 kademede kalbi müzeyyen olanlar hilm sahipleridir. 28. basamağın 5. kademesinde iradesini de Allah’a teslim edenler ise Allah’ın ahlâkıyla ahlâklananlardır. Allah’ın ahlâkıyla ahlâklananların ilk grubu Allah’ın irşada memur, mezun kıldığı velî mürşidlerdir. Allah’ın ahlâkıyla ahlâklananların ikinci grubu Allah’ın kavmin içinde seçtiği velî resûllerdir. Her devirde Allah’ın ahlâkıyla ahlâklananların en zirve noktasında Allah’ın Huzur Namazı’nın İmamlığı’na seçtiği Huzur Namazı’nın İmamı bulunur. Kur’ân-ı Kerim’i incelediğiniz zaman birçok âyet-i kerimede Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz’e hitap ederek “sana ilim geldikten sonra” diyor. Allahû Tealâ Bakara Suresinde şöyle buyuruyor:
2/BAKARA-120: “Ve len terdâ ankel yehûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum, kul inne hudâllâhi huvel hudâ, ve leinitteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ılmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).” Sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden (asla) razı olmazlar. De ki; “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (var ya); işte o, hidayettir.” Sana gelen bunca ilimden sonra eğer onların hevalarına uyarsan; andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ve ne de bir yardımcı olmaz.
İşte burada Yüce Rabbimizin, Nebîler Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’e verdiği ilim ruhun, vechin, nefsin ve iradenin hidayetiyle ilgili verdiği, Kur’ân-ı Kerimin bütünüdür. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz ilmin muhakkak ki; öğrenilerek kazanılacağını ifade buyuruyor. Acaba bu ilmi kimden alacağız, kim bizlere öğretecek? İşte konumuzun bu noktasında Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanan Allah’ın resûllerinin devreye girdiğini, bunların başında da Nebîler Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in yegâne varisi olan Zamanın İmamı’nı görüyoruz. Allahû Tealâ Bakara Suresinin 151. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:
2/BAKARA-151: “Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hıkmete ve yuallimukum mâ lemtekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).” Nitekim size; içinizde (görev yapmak üzere) sizden bir resûl (peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup, açıklasın) ve sizi (nefslerinizi) tezkiye etsin, size kitap ve hikmet öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.
Allah’a ulaşmayı dilemeyenler cahillerdir. Bizimle Allah arasında Allah’ın dizayn ettiği ilk iki basamakta yer alanlardır. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in bir başka hadîsinde: “Öyle insanlar var ki, Kur’ân okurlar ama Kur’ân kursaklarından geçmez.” buyurduğu insanlardır. Hadîs-i şerifte bahsedilen hayrı isteyenler ve şerrden kaçınanlar ise Allah’ın kendilerine ilim verdiği, 10 ihsanla mürşidlerine tâbî olanlardır. Huzur Namazı’nın İmamı olan Allah’ın Velî Resûl’ünün birinci görevi âyetleri tilâvet ederek “hayrı isteyen ve şerrden kaçınanlara” Hac Suresinin 54. âyet-i kerimesine göre ilim vermektir. Huzur Namazı’nın İmamı’nın ikinci görevi, tâbî olanları 7 kademede tezkiye ederek ruhun Allah’a ulaşmasıyla onları birinci grup ilim sahipleri seviyesine ulaştırmaktır. 25. basamakta vechlerini de Allah’a teslim edenler ise ikinci grup ilim sahipleridir. Yani Kur’ân’ın ilk dört ruhunu öğrenenlerdir. 26. basamakta daimî zikre ulaşanlar selâmete kavuşanlardır. Hilm, 26. basamaktan başlar. Hilm, Bakara Suresinin 151. âyet-i kerimesinde bir bütün olarak ifade edilmiştir. Evvela ilim verilenler, sonra nefs tezkiyesi, yani birinci grup ilim sahipleri, sonra kitabın öğretilmesi ikinci grup ilim sahiplerini Rabbimiz açıklıyor. Sonra iki hikmet kademesinde bulunanlar, nefslerini Allah’a teslim eden üçüncü grup ilim sahipleri olarak bize açıklıyor. Bunlar aynı zamanda kalbi müzeyyen olmaya başlayan Huzur Namazı’nın İmamı’ndan hikmetin ötesini öğrenen dördüncü grup ilim sahipleridir. Kısacası Allahû Tealâ, bidayetten nihayete bir bütünü ifade ediyor Bakara-151’de. Hilm nedir? Hilm, şefkatle, sevgiyle elde edilir. Allahû Tealâ ilmi bize veriyor. Eğer bu ilmi insanların faydasına kullanamıyorsak, o zaman biz bize düşeni yapmamış oluyoruz. İşte burada da hilm devreye giriyor. Şefkat, Rabbimizin İndi’nden zikirle kalbimize indirdiği o sonsuz sevginin bizden mahlûkatına, evvel emirde insanlara yansımasıdır. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) biliyorsunuz bir hadîs-i şerifinde şöyle buyuruyor: “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” O halde her devirde en hayırlı olan ve insanlara en üst seviyede faydalı olan Zamanın İmamı’dır ve Zamanın İmamı’ndan almış olduğumuz Kur’ân-ı Kerim’in bu ilmini insanların istifadesine sunmamız lâzım. Bu da sevgiyle olgunlaşır, gerçekleşir. Muhterem okuyucular, sevin! Evvel emirde seven, sevdiğinin kusurlarını görmez. Seviyorsanız, o kişinin birçok kusurunu bağışladığınızı göreceksiniz. O halde sürekli onun bunun hatasını araştıran bir insan, aslında kendisini aldatıyor. Bu noktada gerçekten Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak için, kusurları bağışlamakta gece gibi olmak gereklidir. Nefsimiz var olduğu sürece henüz daimî zikre ulaşmamışsak mutlaka nefsin 19 afetinden kaynaklanan şerr taleplerden dolayı günah işleriz. Bu günahları Allah’ın bize açtığı tövbe kapısına müracaat ederek Rabbimizin af ve mağfiretine mazhar olabiliriz. İnsanların kusurlarını araştırmamalıyız. Allah’ın El Afuvv esmasının bir tezahürü olarak Yüce Rabbimiz yüzlerce kere nefsimizle işlediğimiz günahları, Rabbimize sığınıp af dilediğimizde nasıl bizi affediyorsa, bize karşı işlenen bu suçların da bizden taraf affolunması, örtülmesi lâzım. Eğer biz onları affedemezsek, Rabbimizin affına mazhar olamayız. Muhterem okuyucular, hiç unutmayın, nefs öyle azgın bir varlıktır ki, sürekli bizi günahlara sürükler. Yani kısacası her saniye, her an Rabbimizin af kapısında dilenmemiz lâzım. Bu, nefsimizin manevî kalbinde mevcut olan 19 afetten kaynaklanan bir durum. Daimî zikre ulaşana kadar bu durum böyle devam eder. Daimî zikre ulaşıp selâmete kavuştuğumuz zaman nefsin 19 afeti yerine, ruhun 19 fazileti yerleştiği için her aksiyonumuz hayır olacaktır. Çevremizde hiç kimse artık bizim düşmanımız değildir. Düşmanımız kalmaz, kimseye kin tutmayız. Ama henüz insanlar bize dost değil. Ne zaman kalbimiz müzeyyen olursa çevremizdeki insanların hepsini seversek, hepsi bize dost olursa, o zaman Peygamber Efendimiz’in hadîs-i şerifte buyurduğu hilm sahiplerinden oluruz. Efendimiz’in sürekli, yıllardan beri bizlere ifade buyurduğu evrensel parola var: “Başkaları için yaşamak, başkaları için yaşamak, başkaları için yaşamak.” Başkaları için olmak da lâfla olmaz. Muhakkak ki; bunun tatbikatı lâzım. Siz eğer şu anda kendi kendinize: “Ben başkaları içinim.” diyorsanız, hemen Allahû Tealâ gerçekten bunun ispatı sadedinde çevrenizdeki bir insandan sizin hoşunuza gitmeyen bir davranış gerçekleştirir. “Hadi bakalım, cevabını ver.” diyor. İşte bizde sıkılarak: “Hele böyle olur mu, şöyle olur mu?” diye karşı tarafı suçladığımızda aslında ondan yana değil, nefsimizden yana olduğumuzu net olarak ifade etmiş oluyoruz. Ondan yanaysam ne yapmamız lâzım? Daimî zikre ulaşmamış olanların Allah’ın emrettiği tarzda affetmesi lâzım? Ondan yanaysak: “Hay Allah senden razı olsun. Nefsimin eksik bir tarafını bana gösterdiğin için, bir kere daha Allah senden razı olsun.” deyip ve Rabbimize sığınarak: “Yarabbi, bu kardeşim vasıtasıyla bana eksik olan yanımı gösterdiğin için, bunun derdinin, devasının ilâcını da Sen vereceksin.” diye Rabbimize yalvarıp sığındığımız zaman, muhakkak ki; Allahû Tealâ’dan gerekli cevabı, gerekli yardımı alacağız. Allahû Tealâ kullarına yardım etmeye her zaman hazırdır. Ama kullar kapıyı kendilerine kapatmadıkları taktirde. Ne yazık ki; biz insanlar cehalet sebebiyle her saniye, her an Allahû Tealâ’nın bizlere hazır beklettiği bir yardımı elimizin tersiyle itiyoruz. O inatçı nefsimiz var ya, bize kapıyı kapattırıyor, o ezelî ve ebedî düşman olan iblis de öbür tarafta kapıyı kendimize kapattığımız zaman kıs kıs gülüyor. İşte muhterem okuyucular, nefs ve şeytan. İkisi ezelî ve ebedî düşman. Ama bunlardan en ünlü düşman hangisi? Nefs, nefs ve nefs. Düşman dışarıda değil, düşman kendi içimizde... Allahû Tealâ bu düşmana karşı savaşmamızı istiyor. İnsanın meleklerden üstün olmasının, insanın bütün mahlûkattan şerefli olmasının odak noktasında nefsine karşı savaşı kazanmasına bağlı oluşu vardır. Ve nefse karşı savaşmanın yegâne silâhı, zikir, zikir, zikirdir. Biz Allah’ı zikrettiğimiz zaman, Allah’ın istediği savaşı, nefsimize karşı kazanabiliriz. Biz zikretmediğimiz zaman, şeytanla beraber başımızda bekliyor. O halde bakın bakalım, ne zaman zikretmiyorsak, o an düşmana (nefsimize ve iblise) yenik düşüyoruz. Ne zaman zikrediyorsak, gâlip olan Allah’ın taraftarlarıdır. Bu bizden kaynaklanan bir güç değil. Her zaman Efendimiz ifade buyuruyor: “En güçlü olan, Allah ile beraber olandır.” Kâinatın sahibi, herşeye, zerreye hükmeden, Yüce Rabbimizdir. Biz O’nun ismini ardarda kalbimizde tekrar etmeye başladığımız zaman ,“Allah” dediğimiz zaman Allah bizimle beraber. En kuvvetli olan bizimle beraberse bizi yenecek yoktur. “Allah”ı zikredelim, nefsimize ve şeytana gâlip gelelim, “Allah” diyelim ve en kuvvetli olan Allah ile beraber olalım. Muhterem okuyucular, hilm sahipleri daimî zikre ulaşmış, kalbi 12 kademede müzeyyen olanlardır. Hilm, muhakkak ki; Allah’ın bize verdiği ilmin mahlûkat içerisinde tatbikatıdır, uygulamasıdır. İlmi yaşamanın odak noktasında da mahlûkata sevgi var, mahlûkata sevgi var, mahlûkata sevgi var. 14 asır evvel kitabın bütününe tâbî olan, yani ilmin bütününü yaşayan sahâbenin, Al-i İmran Suresinin 119. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ vasıflarını veriyor.
3/AL-İ İMRAN-119: “Hâ entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum ve tû’minûne bil kitâbi kullih(kullihi), ve izâ lekûkum kâlû âmennâ, ve izâ halev addû aleykumul enâmile minel gayz(gayzı), kul mûtû bi gayzıkum, innellâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).” (Ey mü’minler!) Siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde, siz onları seversiniz ve siz kitabın bütününe îmân edersiniz. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman, “Îmân ettik.” derler. Ama tenhada kendi başlarına kaldıkları zaman, size olan öfkelerinden (dolayı) parmak uçlarını ısırırlar. De ki; “Öfkenizden ölün.” Hiç şüphesiz Allah, sinelerde olanı bilir.
İşte muhterem okuyucular, Allahû Tealâ bizden bu Kur’ân’ın bütününü hayata geçirmemizi, yaşamamızı istiyor. Yaşadığımız zaman ne olacak? Düşmanımız yok. Düşmanlarımız da dost. Onun için Yunus Emre ne diyor? “Düşmanımız kindir bizim. Biz kimseye kin tutmazız. Ağyar bile dosttur bize.” Ne zaman daimî zikre ulaşırsak, 19 tane afetin yerine hasletler gelip yerleşirse biz artık kimseye düşman değiliz. Ama henüz herkes bize dost değil. Ne zaman 12 kademede kalbimiz müzeyyen olursa o zaman ağyar (düşman) bile bize dost olur. İşte 14 asır evvel sahâbenin düşmanları kendilerine dost oldu. Efendimiz’in buyurduğu gibi daimî zikre ulaşarak. Düşmanla olan kavganızı bitirmek değil, düşmanı sevmeniz lâzımdır. Ne zaman kalbimiz müzeyyen olursa, o zaman biz düşmanımızı da severiz. Sahâbe gibi düşmanlarımız bize dost olur. İşte Kur’ân’ın bütününe tâbî olanlar hadîs-i şerifte açıklanan bu hilm sahipleridir. Bu kitabın bütünüdür. Bundan daha büyük şefaat olur mu muhterem okuyucular? Bu sonsuz ilim farziyetini Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ bizlere bahşetmiş. Ama Resûlullah (S.A.V)’in buyurduğu gibi: “Öyle insanlar vardır ki, Kur’ân-ı Kerim okurlar, ama Kur’ân-ı Kerim kursaklarından geçmez.” Bugün İslâm âleminde bu sonsuz ilim hazinesi, Kur’ân-ı Kerim kursaklarından geçmeyen insanların elinde heba olmuş, unutulmuş. Günümüz Huzur Namazı’nın İmamı Mehdi (A.S) Allah’ın Resûl’ü Furkan Suresinin 30. âyet-i kerimesinde “Yarabbim benim kavmim bu Kur’ân’ı unuttu.” buyuruyor. Öte yandan, İstiklâl Marşımız’ın yazarı Mehmet Akif Ersoy’un sözlerini unutmayın: “Bu Kur’ân-ı Kerim, ne mezarlarda okunmak, ne de fal bakmak için indirildi. Bu Kur’ân-ı Kerim, yaşamak için indirildi.” Öyleyse muhterem okuyucular, Allah’ın dizaynı içerisinde, şu sonsuz ilim hazinesi olan Kur’ân-ı Kerim’i yaşamak, ancak sahâbe gibi ilim ve hilm sahibi olmakla mümkündür. Muhterem okuyucular, Rabbimiz: “Allah’a ulaşmayı dileyin, ön şart, ondan sonra mürşidinize tâbî olun, ahiret saadeti ve dünya saadetinin yarısı sizin olur. O zaman kâinatta fizik ve fizik ötesi kapılar Allah’a ulaşmayı dileyen, ihsanla mürşidine tâbî olan herkese açılır. Şartı ne? Allah’a ulaşmayı dileyeceğiz. Allah’a ulaşmayı dilemediğimiz taktirde her kapı kapalı. Allahû Tealâ yiyelim, içelim diye bizi dünyaya göndermedi. İnsan olmanın vasfı, hedefi Allah’a kul olmaktır. Onun için kul olmak, insanı insan eder ve her devirde insan-ı kâmil olanların arasında Allah’ın Huzur Namazı’nın İmamı olarak seçtiği kavmin resûlünü de sultan eder. Allah’a ulaşmayı, iç sesinizle, iç dünyanızda dileyin, konuşun kendi kendinizle. Kalbiniz konuşsun, kalbinizin konuşmasını Allah işitir. Onun için Allahû Tealâ kalplere bakıyor: “Vallahu semîun alîm.” Kalpte olanı da biliyor ve işitiyor... Efendimiz buyuruyor ki: “Kim Allah’a ulaşmayı dilerse (dileyip dilemediğini Allah en iyi bilendir) mutlaka Allah’tan 10 ihsan alır. Onuncu ihsan mürşiddir. Mürşide ihsanla tâbî olan kişiye Allah 10 ni’met verir. İşte o kişinin namaz kılmamazlık etmesi mümkün değil. Çünkü namazı Allah ona sevdirtecek. Nasıl insan sevdiği şeye koşarak gidiyorsa, o zaman namaza da öyle koşarak gidecek. Herşey bir yana, namaz bir yana; herşey bir yana, oruç bir yana. Yani namazı, orucu, Allah’ın emirlerini herşeyin önüne geçirecek. Neden? Çünkü Allah onun kalbine o sevgiyi verecek. Şimdi düşünmemiz gerekmez mi? Biz Allah’a ulaşmayı dilemişiz, mürşidimize tâbî olmuşuz, ama namaz kılmıyoruz. Biz Allah’a ulaşmayı dilemişiz, mürşidimize tâbî olmuşuz, ama oruç tutmuyoruz. Biz Allah’a ulaşmayı dilemişiz, mürşidimize tâbî olmuşuz, ama zikir yapmıyoruz. Biz Allah’a ulaşmayı dilemişiz, mürşidimize tâbî olmuşuz, ama hizmet vermiyoruz. Bu bizim hoşumuza gitmiyor. O zaman kalbimize yönelelim. Orada bir eksiklik var. Biz kendimizi kandırıyoruz. Kalbimize yönelelim, konuşun: “Rabbim ben Sana ulaşmak istiyorum. Beni bu konuda teçhiz et Yarabbim.” deyin. İşte sadece hayrı istemek değil, şerrden de kaçınmamız lâzım. Biliyorsunuz Allah’ın emirleri ve nehiyleri var. Allah, emirlerini yapmamızı, yasaklarından kaçınmamızı istiyor. O halde yasaklardan kaçındığınız an korunursunuz. Şerre bir misal verelim: Cuma vakti gelmiş, namazı kılmanız lâzım, cumanın kazası da yok. Ama arkadaşınız sizi çağırıyor, gelmiş: “Falanca yerde arkadaş toplantısı var.” İşte orada iki tercihle karşı karşıyasınız. Oraya gittiğiniz zaman kafa çekeceksiniz. Eğer sen iç dünyanda bu kaçınma işlemini yaparsan, Allah seni o şerrden koruyacaktır. Ama sen iç dünyanda talep sahibisin: “Yarabbim, beni niye korumadın?” demen olmaz. Herşeyden evvel kesinlikle ne yapman lâzım? Kalben korunma talebini Allah’a bildireceksin. “Rabbim beni koru. Kaçınıyorum ben, kendim tek başıma yardımın olmadan muvaffak olamıyorum, yapamıyorum bu işi. Beni koru, bana yardım et Yarabbim.” O zaman korunursun. Şerrden kaçınan korunur. Kimden korunur? Bakın kimden korunduğunu Allahû Tealâ Nahl Suresinde bildirmiş:
16/NAHL-36: “Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budullâhe vectenibûttâgût(vectenibûttâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhiddalâleh(aleyhiddalâletu), fesîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetulmukezzibîn(âkıbetulmukezzibîne).” Ve andolsun ki Biz bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûller beas ettik, (hayata getirdik, vazifeli kıldık) taguttan kurtulsunlar ve Allah’a kul olsunlar diye. Onlardan bir kısmı hidayete erdi ve bir kısmının üzerine dalâlet hak oldu. (Resûllere tâbî olanlar hidayete erdi, tâbî olmayanların ise üzerine dalâlet hak oldu). Yeryüzünde gezin, yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğunu görün.
Başlangıçta herkesin nefsinin manevî kalbinde 19 tane afet var. Nefsin bütün talepleri bu afetlerden kaynaklanıyor. Şeytan bu afetlere tesir ederek bize şerr işlettiriyor. Ama muhterem okuyucular, Efendimiz’in buyurduğu neydi? Mürşidine tâbî olup başının üzerinde Huzur Namazı İmamı’nın Ruhu’yla korunan, hafizun olan kişi nefs tezkiyesiyle beraber mücahede ve riyazetle hedefine ulaşır. Mücahede neydi? Allah’ın “yap” dediği ve nefsimizin yapmak istemediği o emri nefsimize zorla yaptırmak. Nefsimiz namaz kılmak istemiyor. Biz o kılmak istemediği namazı 10 kat kılıp, ona o cezayı verelim. Nefsimiz yasak bir fiili işlemek istiyor onu da ona yaptırmayacağız. Riyazetle nefsimizin talebine mani olacağız. Nefs tezkiyesiyle beraber mücahede ve riyazeti devreye koyarak her gün zikrimizi biraz daha artıracağız. Böylece Rabbimizin koruyucu zırhına sahip olacağız. Bir hata ve sıkıntı durumunda Rabbimizden yardım istemeyi ihmal etmeyeceğiz. “Yarabbim beni koru. Senden yardım istiyorum. Nefs beni sürekli birtakım olaylar ile zikirden alıkoyuyor. Bu nefse karşı bana yardım et Yarabbim. Ben senden yardım istiyorum.” diyeceğiz. Göreceksiniz ki mutlaka Allah’ın yardımı gelir. Gelmediğini düşünelim istediğiniz zaman gelmedi. Bu neyin ispatıdır? Liyâkat eksikliğinin ispatıdır. O zaman daha fazla zikredelim, Allah yolunda hizmetimizi artıralım. O liyâkat seviyesine ulaştığınız zaman kesinlikle yardım gelir. Hayrı isteyen hayrı bulur. O zaman siz kaçınma işlemini yapacaksınız ki, Allahû Tealâ da sizi korusun. Ne olur siz hayrı isterseniz, şerrden kaçınırsanız? Selâmete kavuşursunuz. İşte muhterem okuyucular, “kalb-i selim” kalbimizin daimî zikre ulaşıp 12 kademede müzeyyen olduğu noktadır. Kalbi müzeyyen olan bir insan, Allah’ın kendisine verdiği sonsuz ni’metler karşısında kendisinin bir kul olarak yaptığını sıfır olarak görür ve der ki: “Rabbim bu bana yetmiyor, Sana köle olmak istiyorum.” Muhakkak ki; Allahû Tealâ talebini kabul buyurur ve irade bağlanmasıyla, o kişi Allah’a köle olur. Bihakkın takvaya ulaşan Allah’ın köleleri, Allah’ın ahlâkıyla ahlâklananlardır. Bunlar üç grupta toplanır. Birinci gruptakiler Allah’ın irşadla vazifeli kıldığı velî mürşidlerdir. İkinci gruptakiler Allah’ın kavimlerde seçtiği velî resûllerdir. Üçüncü ve son grupta olanlar Huzur Namazı’nın İmamları’dır. Köleliğe ulaşmış olan insanlar içerisinde her devirde bir tek kişiyi Allahû Tealâ tasarrufuna alır. Bu Devrin İmamı’dır. Günümüzde bu Mehdi(A.S)’dır, Efendimiz Hazretleri’dir. Rabbimize o üst seviye ni’mete, Mehdi (A.S)’a bizi ulaştırdığı için, O’nun derslerinde bulunmayı bizlere nasip kıldığı için, O’nun öğretisinden bizlere verdiği her ni’met için Rabbimize sonsuz hamdeder, şükrederiz. Ve hadîs yazımı da bu sözlerle noktalarım. Allah hepinizden razı olsun Efendimiz’in himmetiyle...
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: "Allah’ın öyle sevimli kulları var ki onlar; Allah’a Allah’ın kullarını, Allah’ın kullarına da Allah’ı sevdirirler."
Bu hadis-i şerifi Kur’ân’ın bütünü içinde incelediğimiz zaman, Allah’ın sevgili kullarının velî mürşidler olduğunu görürüz.
Hadis-i şerifleri açıklarken mutlaka Kur’ân’ın bütünü içinde hareket etmek gerekir. Zira, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in bu konuda verdiği bir ölçü var: "Bir gün benim hadislerim tartışma konusu olacak. Tartışma konusu olduğu günlerde Kur’ân-ı Kerim’e bakınız. Kur’ân-ı Kerim’e aykırı bir hadisim olamaz."
Nitekim Resulullah’ın vermiş olduğu bu ölçüyü, en yakını olan Hz. Ayşe Validemiz, hemen hayata geçiriyor. Kendisine ulaşan bir gruba sordukları hadisin cevabını verirken şöyle diyor: "Yazıklar olsun, siz Kur’ân-ı Kerim’i bilmiyorsunuz. Bilseydiniz bu suali bana sormazdınız." Çünkü Hz. Ayşe Validemiz’e sorulan sual, Resulullah’ın hadis-i şerifiyle alâkalı. Soranlara göre; Peygamber Efendimiz buyurmuş ki, "Kim ölünün arkasından ağlarsa, Allah kabirdeki ölüye azap edermiş." Bu sual Hz. Ayşe Validemiz’e tevcih edilince, o da Resulullah’ın ölçüsünü kullanarak, hadis-i şerifi Kur’ân’ın bütünü içerisinde mukayese, muhakeme yapıyor ve Kur’ân-ı Kerim’e aykırı buluyor. Çünkü âyet-i kerime gayet açık:
"Ve lâ teziru vâziretün vizre uhrâ" Fatır-18
Kimse kimsenin günahını yüklenemez.
Günahı işleyen, cezaya çarptırılan kişidir. Öyle olunca, eğer Allah’ın istemediği bir fiil ise ölünün arkasından ağlamak, suç işlediği için onun amel defterine eksi dereceler yazılıyor. Kaybettiği derecelerden dolayı Allah, ağlayan kişiye azap ediyor. Ama kabirdeki kişiye azap etmiyor. Kaldı ki kabirdeki kişinin artık amel defterinin seyyiat kısmı kapanmıştır.
İşte böyle, maalesef Resulullah’ın hadis-i şeriflerine karışan mevzu hadisler var. Böyle olacağını Allah’ın Resulü de biliyordu ve bu bilgisini, biz insanları doğru istikamette yönlendirmek üzere, yukarıda arz ettiğimiz ölçüyü koymuş: "Bir gün benim hadislerim tartışma konusu olacak, tartışma konusu olduğu günlerde Kur’ân-ı Kerim’e bakınız. Kur’ân-ı Kerim’e aykırı bir hadis-i şerifim olamaz!"
İşte biz de bu ölçüden hareketle, sizlere açıklamak istediğimiz hadis-i şerifi, Kur’ân’ın bütünü içerisinde değerlendirmek istiyoruz.
"Öyle Allah’ın sevgili kulları var ki..." demek ki, bu kullar Allah tarafından sevilen kişilerdir. Kul ile Allah arasındaki ilişkilerde Allahû Tealâ, Kur’ân’ın bütünü içerisinde 28 tane basamak olduğunu ifade buyuruyor. Buna göre, kul 27. basamağa ulaştığı zaman, Allah’ın en üst seviyedeki sevgisine mazhar oluyor. Allahû Tealâ, Al-i İmran Suresi’nin 76. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:
"Belâ men evfâ biahdihî vettekaâ feinnallahe yuhibbülmüttekıyn."
Hayır onların dediği gibi değil. Kim ahdini ifa ederse (yerine getirirse) ve takva sahibi olursa, Allah takva sahiplerini sever.
Bu âyet-i kerimeden anladığımız o ki, Allah takva sahiplerini seviyor. Takva Kur’ân’ın bütünü içerisinde, birinci takva, ikinci takva, üçüncü takva diye üç grupta ifade edilebilir. Bir insan birinci takvaya, ruhunu Allah’a teslim etmekle ulaşabiliyor. İkinci takvaya, fizik bedenini Allah’a teslim ettiği zaman ulaşabiliyor. Üçüncü takvaya ise, nefsini Allah’a teslim ettiği zaman ulaşabiliyor.
Bundan dolayı Allah’ın sevdikleri kimlerdir? sorusuna, üç emaneti Allah’a teslim eden, en üst seviyede nefsini Allah’a teslim eden Allah’ın kullarıdır, diyoruz. Allah, nefsini Allah’a teslim eden takva sahiplerini seviyor. O halde Al-i İmran Suresi’nin 76. âyet-i kerimesinde belirtilen Allah’ın en çok sevdikleri, ahdlerini ifa ederek, nefslerini de Allah’a teslim etmek suretiyle takvaya ulaşan ihlas sahibi kullarıdır.
Yüce Rabbimiz bir başka âyet-i kerimede, Al-i İmran Suresi’nin 146. âyet-i kerimesinde;
"Vallahü yuhibbussâbiriyn."
Allah sabır sahiplerini sever, buyuruyor.
Kul ile Allah arasındaki ilişkilerde 28 basamak olduğunu açıkladık. Başlangıç noktasında kişi, nefs-i emmarede bulunur. Nefs-i emmaredeki kişinin nefsinin manevî kalbinde sabırsızlık afeti vardır. Ama 27 tane basamağı aşarak nefsini Allah’a teslim ettiği zaman, sabırsızlık afeti yerine Allahû Tealâ, sabrı yerleştirir. Ve Allah daim olarak kulun kalbine nazar ettiği için, sabırsızlık yerine sabır hasletini görürse, Allah o kulu da sever. Ve Yüce Rabbimiz bu sebeple âyet-i kerimede;
Allah sabır sahiplerini sever, buyuruyor.
Yüce Rabbimiz Al-i İmran Suresi’nin 159. âyet-i kerimesinde;
"İnnallahe yuhibbülmütevekkiliyn."
Şüphesiz Allah mütevekkil insanları sever, buyuruyor.
Nitekim Allah’ı vekil kılmak, 14. basamakta başlıyor. Çünkü Allah’ın vekilini vekil kılmak, ancak 14. basamakta ulaşılabilen husustur. Ama en üst seviyede Allah’ı vekil kılmamız yine 27. basamağa denk geliyor. Yüce Rabbimiz bu nokta için bu ayeti kerimede:
Allah, Allah’a mütevekkil olan kulları sever, buyuruyor.
Bakara Suresi’nin 195. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ;
"İnnallahe yuhıbbülmuhsiniyn."
Allah ihsan sahiplerini sever, buyuruyor.
Acaba kul, ne zaman ihsanla davranabilir? Biliyorsunuz Kur’ân-ı Kerim’de 3 tane davranış biçimini Allah bizlere açıklamış. Kul ile Allah arasındaki ilişkilerde ilk 14. basamakta bulunan insanlar, nefslerindeki afetlerin şiddeti sebebiyle, kendilerine yapılan zulme misliyle cevap verirler. Yani kısası tatbik ederler. Ama 7 kademede nefsini tezkiye ederek 21. basamağa ulaşmışlarsa, bu noktadaki davranış biçimleri, kendilerine yapılan zulmü af ile karşılamak oluyor. Eğer kişi nefsini de Allah’a teslim etmişse, artık affın da ötesine geçerek Fussilet Suresi’nin 34. âyet-i kerimesindeki davranış biçimini sergiliyor. Allahû Tealâ âyet-i kerimede şöyle buyuruyor:
"Ve lâ testeviylhasenetü ve lesseyyieh, idfa’ billetiy hiye ahsenü feizelleziy beyneke ve beynehü adâvetün ke’ennehü veliyyün hamiym."
Hasenat (iyilik) ile seyiat (kötülük) eşit değildir. Sen seyiati (kötülüğü) hasenatla (iyilikle) uzaklaştır. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kul ile dost olursunuz.
"Ve mâ yülakkaâhâ illelleziyne saberû, ve mâ yülakkaâhâ illâ zü hazzın azıym." Fussilet-35
Buna, ancak sabır sahipleri ulaşır. Bunlar ancak sonsuz hazzın sahipleridir.
İşte böylesi kötülüğe karşı hayırla mukabele etmek, demek, ihsanla davranmak demektir. Bu davranışı sergileyen kişileri Allah, Bakara Suresi’nin 195. âyet-i kerimesinde belirttiği gibi:
"İnnallahe yuhıbbülmuhsiniyn."
Şüphesiz Allah ihsan edenleri sever, buyuruyor.
Allahû Tealâ, Maide Suresi’nin 42. âyet-i kerimesinde yine;
"İnnallahe yuhibbülmuksitiyn."
Allah adalet yapanları sever, diye buyuruyor.
Yine başlangıç noktasında nefs-i emmarede olduğumuz zaman, nefsimizin manevî kalbinde kesinlikle zulüm vardır. O zulüm afeti sebebiyle, ilişkide bulunduğumuz diğer insanlara sadece zulmederiz. Ama bir gün nefsimizi tezkiye ve tasfiye ederek, ihlasa ulaştırırsak, nefsimizin manevî kalbine Allah, zulüm yerine adaleti yerleştiriyor. Allahû Tealâ o kişinin kalbine baktığı zaman, zulmün yerinde adaleti görürse, Allah o adalet sahibi kişiyi seviyor.
Yüce Rabbimiz Bakara Suresi’nin 222. âyet-i kerimesinde, tövbe edenleri de sevdiğini ifade ediyor. Kur’ân-ı Kerim’de üç çeşit tövbe vardır:
1- Kişinin münferiden yapmış olduğu günahtan dolayı Rabbinden tövbe ve istiğfarda bulunursa, Allah da tövbesini kabul ederse, o işlediği günahı Allah siler ve günah işlememiş hükmünde olur. Bu tamamen kişiyle Allah arasında bir duayla, bir tövbeyle tecelli eder. (Şura-25)
2- Münferiden bir günah değil de, o güne kadar işlediği bütün günahlarının sevaba kaydedilmesini istiyorsa, mutlaka 14. basamakta hacet namazı ile Allah’tan sorarak, Allah’ın kendisine gösterdiği mürşidin önünde, Furkan Suresi’nin 70. âyet-i kerimesine göre tövbe etmesi gerekir. İşte o zaman da Allah günahlarının hepsini sevaba dönüştürür.
3- Ama Yüce Rabbimiz’in özellikle "Allah tövbe edenleri sever" buyurduğunda tarif edilen tövbe, Tövbe-i Nasuh’la tövbe etmemizi ifade ediyor. Tövbe-i Nasuh, öyle bir tövbedir ki, bir daha o kişinin günah işlemesi söz konusu olamaz. İşte bu da ihlasta olmayı gerektirir. Yani kişi, ihlasın 7 şartını yerine getirdiği zaman bir seher vaktinde Allahû Tealâ tarafından Tövbe-i Nasuh’a davet ediliyor. Tövbe-i Nasuh’la tövbe eden kişiler, en son kademe olan, salaha ulaşırlar.
İşte ihlasa ulaşmanın bir işareti olarak Yüce Rabbimiz, Bakara Suresi’nin 222. âyet-i kerimesinde:
"İnnallâhe yuhıbbüttevvâbiyne ve yühıbbülmütetahhirriyn."
Allah tövbe edenleri, nefslerini tezkiye edenleri sever, diye buyuruyor.
Buraya kadar Kur’ân-ı Kerim’deki ilgili âyet-i kerimelerden hareketle, Allahû Tealâ’nın en sevdiği kullarını sizlere açıklamaya çalıştık. Bütün âyetlerden bize Rabb’imizin verdiği işaretler, bizi bir noktada birleştiriyor. Bu ise, Allah ihlas sahibi kullarını sever, sonucudur. Allah, nefsini de Allah’a teslim eden insanları sever.
Tekrar hadis-i şerifimize dönersek, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki: "Allah’ın öyle sevimli kulları var ki onlar; Allah’a Allah’ın kullarını, Allah’ın kullarına da Allah’ı sevdirirler." İşte Allah’a da Allah’ın kullarını sevdirtmek, o kişinin nefsini tasfiye etmesiyle mümkündür. Bu işi kimler yapıyor? Bu işi, Allah’ın irşada memur ve mezun kıldığı mürşidler yapıyor. Nitekim kişinin nefsinin tasfiyesinde de Allah mürşidleri vazifeli kılıyor. O halde irşad kademesinde vazifeli olan kişi, bir başkasının nefsinin tasfiyesinde Allah’ın kendisine tebliğ ettiği görevle yardımcı olur. Böylece Allah’a da Allah’ın kullarını sevdirtmiş oluyor. Hadis-i şerifin birinci bölümünde şu vardı: "Onlar, Allah’a Allah’ın kullarını sevdirtirler..." Hadisi şerifin ikinci bölümünde onlar Allah’ın kullarına Allah’ı sevdirtirler. Başlangıç noktasında, nefs tezkiyesinde mürşidin görevi müride Allah’ı sevdirmektir.
İşte vaaz ettiğim hadis-i şerifin adeta bir açıklaması hükmünde olan bir âyet-i kerime ise Al-i İmran Suresi’nin 31. âyet-i kerimesidir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor;
"Kul in küntüm tühibbûnallâhe fettebi’ûniy yuhbibkümullahü."
De ki onlara; Allah’ı seviyorsanız bana tâbî olun. Bana tâbî olun ki, Allah da sizi sevsin. .arkadaşı Hz. Ebubekir, malını tamamen Allah’ın yoluna sarf ettiği zaman ne diyordu?
- Ey Ebubekir, evlâdına ne miras bıraktın? deyince,
- Allah ve Resulü’nün sevgisini bıraktım!!! cevabını vermiştir.
O halde kesinlikle başlangıç noktasında irşadla vazifeli olan kişilerin görevi, Allah’ın kullarına Allah’ı sevdirtmektir. İrşadla vazifeli olan kişilerin görevine baktığımız zaman, Allah’ın onları 4 görevle vazifeli kıldığını görürüz. Bunlar:
1) "Yetlû aleyhim âyâtihî."
Onlar size âyetlerimizi tilavet eder.
2) "Ve yüzekkiyhim."
Onlar sizin nefsinizi tezkiye eder.
3) "Ve yü’allimühümülkitâbe."
Kitabı öğretir.
4) "Velhikmete."
Onlar size hikmeti öğretir.
Olarak sıralanabilir. Görülüyor ki irşadla vazifeli olan velî mürşidlerin ilk 4 görevi, bu şekildeki Kur’ân âyetleriyle ifade edilmiştir. İşte ilk 14 basamakta;
"Yetlû aleyhim âyâtihî"
Onlar size ayetlerimizi tilâvet eder, ayeti geçerlidir.
Allah’ın irşadla vazifeli kıldığı kişi, Allah’ın âyetlerini bizlere açıklamak suretiyle bize Allah’ı sevdirtir. Şimdi bizim için Allah’ın vazifeli kıldığı Allah’ın resulü, mürşidimiz, evvelâ bize Allah’ı sevdirtmek için ne yapıyor? Buna bakalım: Kalû Belâ Günü, Allah’ın bizden almış olduğu misak, ahd ve yemini bize hatırlatıyor! gerçekten önce ruhumuzun misakini Rad-20, 21’de bize hatırlatılıyor:
"Elleziyne yûfûne bi’ahdillâhi ve lâ yenkudûnelmisâak velleziyne yasılûne mâ emerallahü bihî en yûsale."
Allah’ın, Allah’ın zatına ulaştırılmasını emrettiği ruhu onlar Allah’a ulaştırırlar ve misaklerini böylece naksetmezler.
Ahdimizin bize hatırlatıldığı âyet-i kerime, Yasin 60, 61;
"Elem a’had ileyküm yâ beniy âdeme en lâ ta’büdüşşeytân, innehü leküm adüvvün mübiynün ve eni’büdûniy, hâzâ sırâtun müstekıym."
Ey Ademoğulları, ben sizden ahd almadım mı? Şeytana kul olmayacaktınız. Çünkü o size apaçık bir düşmandır. Bana kul olun. Bu da Sırat-ı Müstakiym’in üzerinde bulunmaktır.
Görülüyor ki, Allahû Tealâ, kul olmamız meyanında ezelde bizden ahd aldığını bildirerek, şeytana kul olmayın, bana kul olun, diyor. Allah’a kul olmaksa, Sırat-ı Müstakiym üzerinde bulunmaktır.
Yeminimizin bize hatırlatıldığı âyet-i kerime, Müdessir 38,39,40:
"Küllü nefsin bimâ kesebet rehiynetün illâ ashâbel yemiyn fiy cennât."
Bütün nefsler kazançlarına karşı cehennemde rehinedirler. Ama yeminlerini yerine getirenler müstesna.
Allahû Tealâ, bu misak, ahd ve yemini bize hatırlattıktan sonra mürşidin lisanıyla ki, bu Kur’ân-ı Kerim lisanıdır, ayetlerle 9 kere, 3 kere ve 3 kere bize farz kılındığını açıklanıyor.
İşte genel olarak 3 tane yeminimizi bize farz kılan âyet-i kerimeler Maide-7 ve Enam-152. Enam-152’de Allahû Tealâ;
"Ve bi’ahdillâhi evfû."
Allah ile olan ahdinizi ifa edin.
Maide-7’de:
"Ve miysâkahülleziy ve esekaküm bihî."
Sizden aldıkları misakleri yerine getirin.
Bir insan bu iki âyet-i kerimede ifade edildiği gibi her hangi bir yeminini yerine getirirse, zaten otomatikman üç tane yeminini yerine getirmiş oluyor. Ama bunun dışında Allahû Tealâ, misakimizin dünya hayatında yerine getirilmesi meyanında tam 7 tane özel emirle bunu üzerimize farz kılmış:
"Müniybiyne ileyhi." Rum-31
Rabbine dön.
"Ve eniybû ilâ rabbiküm ve eslimû lehü" Zümer-54
Rabbine dön ve O’na teslim ol. (Kabir azabı gelmeden evvel).
"Fefirrû ilallah." Zariyat-50
Allah’a kaç. (Allah’a sığın.)
"Vettebi’ sebiyle men enâbe ileyy." Lokman-15
Bana ulaşanın yoluna tâbî ol.
"İsteciybû lirabbiküm min kabli en ye’tiye yevmün lâ meredde lehü minallâh." Şura-47
Allah’tan, geri çevrilmesine çare olmayan ecel günü gelmemden evvel, Allah’ın davetine icabet et.
"Irci’ıy ilâ rabbiki." Fecr-28
Rabbine rücû et.
"Vezkürisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtiylâ." Müzemmil-8
Allah’ın ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek Allah’a dön.
2 tanesi üç yeminide ihtiva eden, 7 tane sıraladığımız ayetler, toplam 9 ayet-i kerimede; Allahû Tealâ 9 kere ruhumuzun dünya hayatında Allah’a ulaşmasını üzerimize farz kılmış. Ahdimizin üçüncü kere üzerimize farz kılındığını Bakara-21 bize açıklıyor:
"Ya eyyühennasu’büdu rabbekümülleziy halekaküm velleziyne min kabliküm le’alleküm tettekune."
Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize abd olun. Böylece (kesinlikle) takvaya ulaşırsınız.
Allahû Tealâ yeminimizi üçüncü kere Maide-105’le bize açıklıyor:
"Yâ eyyühelleziyne âmenû aleyküm enfüseküm, lâ yadurruküm men dalle izehtedeytüm."
Ey iman edenler, nefslerinizi tezkiye etmek üzerinize borçtur. Siz tezkiye olup hidayete ulaşırsanız, dalâlete düşenler size zarar veremezler.
Acaba bunları kendi kendimize yerine getirebilir miyiz? Allahû Tealâ’nın tayin ettiği mürşid olmadan yerine getirebilmemiz mümkün değil. Allahû Tealâ’nın ezelde bizlerden yemin almasının gereği ne? Yüce Rabbimiz buyuruyor ki, her kim dünya hayatında misak, ahd ve yeminini yerine getirirse, ben onu ahiret hayatında cennetime alırım.
O halde Allahû Tealâ, evvel emirde bizleri insan olarak yarattığı için, Rabbimiz bizleri seviyor. Üç emanetle vücuda getirdiği için Allahû Tealâ, bizleri seviyor. Dünya hayatında Allah’ın zatına ulaşmayı Allahû Tealâ sadece insana bahşettiği için Allah bizleri seviyor. Dışımızdaki cinlere ve meleklere, insana secde edin, emrini verdiği için Allah bizleri seviyor. Ümmeti Muhammed’in içerisinde bizleri dünyaya getirdiği için Allah bizleri seviyor. Allahû Tealâ 2 âyet-i kerimeden kaynaklanarak, (Bakara-29 ve Casiye-13) kainatı insan için yarattığı için Allah bizi çok seviyor. En sevdiği varlık olan insan için Allah’ın dileği ise sadece saadet ve huzur. Allah’ın dilediği saadet ve huzurun birinci bölümünde elbetteki ahiret saadeti var. Peki, Yüce Rabbimiz, bizi ahiret saadetine dünya hayatında ulaştırmak için ne yapıyor? Ezelde bizden misak, ahd ve yemin alıyor. Dünya hayatında bu misak, ahd ve yeminini yerine getirenleri Allahû Tealâ cennetle müjdeliyor.
O halde, bütün bunlardan bir sonuca ulaşabiliriz: Bunlar Allah’ın mürşidlerinin lisanıyla bizlere açıklandığı zaman, bizler Rabbimizi seviyoruz. Bu kadar bizi seven Allah’ı seviyoruz. Ve sevdiğimizin bir nişanesi olarak, "Rabbim sana ulaşmayı diliyorum" diyoruz.
"Men habbe ve likâallahi habbeballahu likâi." (Hadisi şerif)
Kim Allah’ın zatına ulaşmaya muhabbet beslerse, Allah da o kişiyi kendisine ulaştırmayı diler.
Allah’ın mürşidleri, Allah’ın ayetlerini bizlere açıklamak suretiyle, evvel emirde bizlere Allah’ı sevdirir, yani Allah’ın mürşidleri, Allah’ın kullarına Allah’ı sevdirirler. Bu 14 kademede gerçekleşiyor. Yeminlerimizin hatırlatılması, yeminlerimizin üzerimize farz kılınması bütün bunlar Allah’ın tayin ettiği mürşid olmadan, bize Allah’ı sevdiren kullar olmadan bu misak, ahd ve yemini yerine getirebilmemiz mümkün değildir. Yerine getiremezsek ahiret hayatında cennete asla ulaşamayız.
O halde bu hadis-i şerifle bizlere açıklanan, Allah’ı Allah’ın kullarına sevdirirler; diye tarif edilenler, Allah’ın mürşidleridir. Bu sevgili kullar yine Allah’a da Allah’ın kullarını sevdirirler.
Birinci bölüm, bizimle Allah arasındaki ilişkilerde iman kademelerini ifade ediyor. İkinci bölüm, bizimle Allah arasındaki ilişkilerde ise nefsin tezkiye ve tasfiyesini ifade ediyor. Kim Allah için nefsini tezkiye ve tasfiye ederse, Allah onları sever. Allahû Tealâ, Tövbe-i Nasuh’la tövbe edenlerin nefslerini tasfiye ettiğini ifade ediyor. Allahû Tealâ, kullar arasındaki ilişkilerde adaleti yerine getirenlerin, davranış biçimlerinde ihsanla davrananların, sabra ulaşanların ve üçüncü takvaya ulaşanların nefslerini tasfiye ettiğini söylüyor. Her kim nefsini tasfiye ederse, Allah’ın sevgisine mazhar olur. Allah onları sever. Ama bu Allah’ın sevdikleri mürşidler, Allah’ın kendilerine tevdi ettiği irşad görevinin bir sonucu olarak âyetleri de bizlere okumak suretiyle ilk 14 basamakta Allah’ı da bize sevdirirler. Yani nefs-i emmaredeki kullara da Allah’ı sevdirirler.
O halde Allah’ın bu sevgili kullarının işi bu. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in hadis-i şerifle bizlere açıklamak istediği Allah’ın mürşidleridir. Hadis-i şerif bizlere irşadla vazifeli olan Allah’ın mürşidlerini ifade ediyor.
|
|
|
|